Serdar Gürler: Türkiye çağırınca tercih yapılmaz

Futbol hayatını İspanya La Liga ekiplerinden Huesca'da devam ettiren milli futbolcu Serdar Gürler TFF'nin TAM SAHA dergisine konuştu.

01 Kasım 2018 Perşembe - 11:21

Fransa'da yetişti, Türkiye'de Elazığspor, Trabzonspor, Kayseri Erciyesspor, Gençlerbirliği ve Osmanlıspor formalarını giydikten sonra bu sezon başında La Liga takımlarından Huesca'ya transfer oldu. Sürati, adam eksiltme becerisi ve golcülüğüyle ön plana çıkıp Millî Takımımızın kadrosunda da yer alan 27 yaşındaki oyuncu, Fransa ile Türkiye arasındaki tercihini, "Fransa çağırınca normal olarak gittik. Sonrasında Türkiye çağırdı. Türkiye ile başka bir ülke arasında bir tercih olamaz… Bizim için durum zaten bellidir" sözleriyle anlatıyor.
 
14 Eylül 1991 tarihinde Fransa'nın Haguenau kentinde doğdun. Öncelikle seni ve aileni tanıyabilir miyiz?
 
Annemle babam Samsun'un Terme ilçesinden genç yaşta Fransa'ya göç etmişler. 12 yaşında nişanlanmışlar. Evet, o kadar erken… 15 yaşındayken Fransa'ya gitmişler ve 16 yaşında da evlenmişler. Annem beni 17 yaşındayken doğurmuş. Ben ilk çocuğum. Annemle babam teyze çocukları… Ortaya ben çıkmışım (gülüyor). Babam inşaat işleriyle meşgul oluyor. İlk başlarda durumumuz o kadar iyi değildi. Annem evlere temizliğe giderdi. Ama Allah'a şükürler olsun ki bugün güzel günler yaşıyoruz. Ben nereden geldiğimi biliyorum… Hiçbir zaman unutmadım, unutmuyorum. Tabii ki annem artık çalışmıyor. Evde kardeşlerimle ilgileniyor. Dört kardeşiz. Benim bir küçüğüm Sibel, sonra Yusuf, sonra da Ozan… Yusuf şimdi babamın yanında çalışıyor. Ozan da okula gidiyor.
 
Ailenin yeteneklisi sen misin, yoksa başkaları da var mı?
 
Babam da çok yetenekliydi. Hatta benden hızlı futbolcuydu ama profesyonel oynamamış. Babaannem halen kafasını taşlara vurur; "Keşke izin verseydik de benim oğlum da futbolcu olsaydı" der. Ama eski dönemleri biliyorsunuz işte… Bırakmadılar ki olsun. Yine de amatör oynamasına rağmen çok önemli paralar kazandı. Çok iyi oyuncu olduğu için babama hep transfer parası verdiler. Bugünün parasıyla diyelim ki bir imzada 30 bin frank kazanmıştı… O dönem gerçekten de önemli bir paraydı.
 
Doğal olarak seni ilk keşfeden babandı…
 
Evet, aslında öyle oldu. Bir türlü okulu çok sevemedim. Sabah sekizde dahi kapının önünde futbol oynardım. Öğretmenler de bizim evin önünden geçerdi. Okula gittiğim zaman da bana "Sen dün neden gelmedin?" diye sorarlardı. Ben de hep "Hastaydım gelemedim" derdim. Ama tabiî beni top oynarken gördükleri için inanmazlardı.
 
Şunu çok merak ettim. Ailen neden özellikle Haguenau'yu seçmiş? Bu kadar röportaj yaptım, Haguenau ismiyle ilk kez karşılaştım. Sanırım Fransa'nın meşhur Alsace bölgesine yakın bir yer…
 
Güzel bir noktaya değindiniz… Bizim orası 30 bin nüfuslu, küçük ve güzel bir yer. Alsace'ın içinde zaten. En güzel yanı ise yüzde 40'ının Türk olması… Samsunlu, Fatsalı, Ordulu ya da Çarşambalılar var… Sanki herkes önceden buraya gelmeden sözleşmiş. Bizim orada inanılmaz sayıda Türk var. Nedenini inanın ben de bilmiyorum; hiç sormadım. Bak, şimdi ben de merak ettim…
 
Peki, Türkler genel olarak ne iş yapıyor?
 
İnşaat işleriyle uğraşıyorlar. Bizim evimizi annem, babam ve amcam kendi elleriyle yaptı. Şimdi ben de Fransa'da bir ev yaptırıyorum. Nasip olursa o evi de babamlar yapacak.
 
Futbola nasıl başladın? Seni bir kulübün kapısından içeri sokan kişi baban mıydı?
 
Üstüme çok düşen olmadı. Demin de söylediğim gibi, okulda iyi bir öğrenci değildim. Zaten bizim ailede Ozan'dan başka okulda iyi olan da yok açıkçası. O okusun zaten. O da çok yetenekli. İnşallah o da futbolcu olur. Ben futbola 4 yaşında başladım. Ailem sokakta top oynadığımı biliyordu. Bizim bir köy takımımız vardı, futbola orada başladım. Oynarken inanılmaz zevk alıyordum. Haftada bir kez antrenman oluyordu. Sadece çarşamba günleri idman yapabiliyorduk çünkü okul vardı. Cumartesi de maçımız oluyordu. Her zaman heyecanlıydık. Top neredeyse ben ordaydım. Topla yatar kalkardım.
 
Futbola Fransa'nın Sochaux takımında başladığını görüyoruz. 8 yıllık bir maceran olmuş. Fransa'da nasıl bir altyapı eğitimi aldın? Fransızlar, genç oyunculara altyapı eğitimi verirken nelere dikkat ediyor?
 
Kademe kademe ilerlersek; şehrimizde üst düzey bir takım vardı. 10 yaşında beni oraya aldılar. Orada beni idmana götürecek kimse yoktu. Ama bir hocam vardı. Bana çok inanmıştı. Beni alıp idmana götürüyordu. Sonra ailem geleceğim olduğunu anlamaya başlayınca beni idmanlara dedem götürmeye başladı. Böyle devam ede ede bir yerlere gelmeye çalıştık. 12 yaşında Sochaux takımına gittim ama aklımda futbolcu olacağıma dair hiçbir düşünce yoktu. Sadece zevk almak için futbol oynuyordum. Daha büyük takımlara karşı koymak için futbol oynuyordum. O dönem Ronaldinho'lar, Drogba'lar vardı. Mesela Strasbourg bir ara çok iyiydi. Mamadou Niang vardı. Onları izlemeye giderdik. TV'de Galatasaray'ın maçlarından başka bir şey izlemezdim. Galatasaray'ın UEFA Şampiyonu olduğu zamanlarda Türk futbolu ile büyüdüm. Bir gün futbolcu olup Türkiye'de oynayacağım hiç aklıma gelmezdi. Ben o köy takımında oynarken turnuvalar olurdu. 10 maçın 9'unu biz kazanırdık. Önümüze gelen her takımı yener geçerdik. Artık beni daha büyük turnuvalara çağırmaya başlamışlardı. Çok güzel günlerimiz geçti. Gençtik ve saf futbol oynuyorduk. Keşke hep öyle kalsaydık. Sadece futbol oynasaydık. Şimdi profesyoneliz ve sadece futbolu düşünemiyoruz. Ailen var, sorumlulukların var, faturaların var, borçların var… Kafan karışabiliyor. Allah'a çok şükür, son üç senedir inanılmaz mutluyum. Maddi anlamda her şey yolunda. Kafan rahat olduğu zaman, bu durum futboluna da yansıyor. Açıkçası üç yıldır bunun meyvelerini yiyorum. 
 
Sochaux seni turnuvada görüp mü takıma dâhil etti? Altyapı eğitimini nasıl aldın?
 
Beni önce iki kere denemeye çağırdılar. Bunlar iyi geçti. Sonra 12 yaşındayken sözleşme imzaladım… Biliyorsunuz, Altınordu altyapı eğitiminde çok iyi… Sochaux ondan bir tık daha iyi diyebiliriz. Belki fotoğraflardan görmüşsünüzdür. İçinde dört tane büyük idman sahası olan çok büyük bir şatoda kalıyorduk. Karlı dönemler için de kapalı sahamız vardı. Her şey futbolcu odaklıydı. Ancak tek bir kültürleri vardı; hem okulda hem futbolda iyi olacaksın. Tek istedikleri şey buydu. Ama maalesef okul kısmı bende eksikti. Allah'a şükür, sahada iyi olduğum için anlayış gösterdiler ve 7-8 yıl orada kaldım. İlk başlarda çok zorluk yaşadım. 13 yaşını doldurmamıştım. Arkadaşlarımı, annemi, babamı bırakıp gelmiştim. Evimle tesisler arasında 2.5 saat mesafe vardı. Tesislerde kalmaya başladım. Tesislerde 50 kişi vardı. Kimseyi tanımıyorsun; senden büyükler, küçükler var. Bir de ben sınıfta kalmıştım. Bütün arkadaşlarım aynı sınıftaydı; tek başıma ben bir sınıftaydım. Bu yüzden daha da zor geçti. İlk başlarda çok ağlıyordum. Anneme beni almasını söylüyordum. Biz Fransa'da doğsak büyüsek de çok şükür Türküz… Türk kültürü ile büyüdük. İyi ki de böyle büyümüşüz. Fransızlar benim kafama pek uymuyor açıkçası…
 
Fransa 1. Ligi'nde Sochaux formasıyla çok az oynayabildiğini görüyoruz. Orada az forma giymek, içinde ukde olarak kaldı mı?
 
Kalmaz olur mu? İki lig, bir de kupa maçı oynadım. Hepsinde de iyi oynadım. Özgüvenim geri geldi. Hocalar beni takdir etti. Ama ne olduysa oldu, bir daha kadroya giremedim. Niye olduğunu da söylemediler. Ben de ayrılma zamanının geldiğini düşündüm. 
 
Seninle birlikte futbola başlayan arkadaşların başaramadı ama sen bugün buradasın. Nasıl başardın?
 
Biliyorsunuz ki futbolda çok büyük yetenekler silinip gitmiştir. Bence bu işte insan faktörü çok önemli. Nedir insan faktörü? Doğru insanlara denk gelmen gerekir. Doğru hocalara, doğru arkadaşlara… Çünkü bu insanlar senin için çok önemli. Seni hayata bağlarlar. İyi maç oynadığın zaman kötü yanını söyleyebilen doğru gözlere ihtiyacın vardır. Bazı arkadaşlar tanıyorum, kötü oynuyor ama yanındakiler "Sen en iyisisin" diye kendisini pohpohluyor. Futbolcu da onlara inanıyor. Benim çevrem böyle değildi. Mesela bir maçta beş gol atsam bile yakınımda, "Şurada yanlış yaptın. Bu yanlışları düzeltmelisin" diye uyarılarda bulunan insanlar vardı. Ben çok ama çok çalıştım. İnanılmayacak derecede çok çalıştım. Arkadaşlarım, annem ve babam bana çok sahip çıktı. Her maçıma geldiler. Fransa'da şu an sadece Umut oynuyor. Mevlüt ağabeyin bile bazen eleştirildiği oldu. Yurt dışında Türk olmak zor. Şimdi bakıyoruz Cengiz, Cenk, Çağlar, Hakan ve Enes gibi iyi oyuncularımız dışarda oynuyor ama saymaya kalktığın zaman bir elin parmaklarını geçmez. Brezilyalılar gibi dünyaya çok sayıda oyuncu ihraç etmiyoruz… Türkler olarak dezavantajlıyız. En ufak bir şeyde, "Sen alışamadın… Senin dil problemin var" gibi olumsuzluklar futbol yaşantımıza büyük etki ediyor. Şimdi İspanya'dayım. Niye oynatmıyorlar beni? İspanyolcayı bilmiyorum diye… Biz Türkiye'ye yabancı futbolcu transfer ediyoruz değil mi? Ona tercüman veriyoruz, onunla İngilizce konuşuyoruz. Bizi anlasın diye çırpınıyoruz; kendisine yardımcı oluyoruz. Ama oralarda öyle bir kültür yok. "Bizim ülkemize geldin, bizim dilimizi öğrenmek zorundasın" diyorlar. Ama Türkiye'de bu yok. Türkiye yabancılara daha çok sahip çıkıyor. 
 
Peki, yabancı dil bakımından kendini geliştirmek için bir şeyler yapıyor musun?
 
Yapıyorum tabiî ki. Hiç yapmaz mıyım? İspanyolcamı geliştiriyorum. İngilizcem ve Fransızcam var. Ama saha içinde hocamız her dediğini anlamanızı istiyor. En ufak tolerans göstermiyorlar. İngiltere'ye gitseydim hiçbir sorun yaşamazdım ama dilini bilmediğim bir ülkedeyim. İspanyolcayı yeni yeni öğreniyorum. 1.5 aydır epeyce mesafe kat ettim. Zamanla cümle kurma noktasına da geleceğim inşallah. 
 
2012-2013 sezonuyla birlikte Türkiye'ye gelip Elazığspor'a imza atmıştın. Transferin nasıl gerçekleşti?
 
Elazığspor'dan önce Samsunspor'a gitmiştim… 20 günlük bir kampa süreci geçirdik… Hoca bir oynatıyor, bir oynatmıyor. İmza töreni yaptık. Her şey tamamdı. Şu an İsviçre Millî Takımı'nı çalıştıran Vladimir Petkovic, o dönemde Samsunspor'un başındaydı. Transfer döneminin bitmesine iki gün kala bana, "Ya A2'ye gidersin ya da takımına geri dönersin" dedi. Şoke oldum. Tabiî ki A2'de oynamak istemiyordum. Geri döndüm. Bir yıl PAF takımında oynadım. Sonra yeniden Türkiye'ye gitme kararı aldım. Transferin bitmesine üç gün vardı. Hikâyemin bundan sonrası çok ilginç gelişti. Bir menajer aradı ve "Bulgaristan'da oynar mısın?" dedi. Ben de kabul ettim. Apar topar Bulgaristan'a gittik. Eşim, bir arkadaşım ve ben Bulgaristan'da otele yerleştik. İdmana çıkıp imza atacağım. O dönemde Özgür Öztürk Elazığspor'da genel menajerdi. Beni aradı ve "Serdar, Bülent Uygun Hoca seni istiyor. Bize gelmek ister misin? Ya şimdi gelirsin ya da başkasını alacağız" dedi. Ben de "Olur abi, sizi bir saat içinde arayacağım" dedim. O sırada transfer görüşmesinde olduğumu söyleyemedim. Babamı arayıp, "Ne yapayım?" diye sordum. "Oğlum orası bizim ülkemiz. Senin için her şey daha kolay olabilir" dedi. Bana yol gösterdi. Telefonu kapattım. 10 dakika düşündüm. Eşime ve arkadaşıma, "Toplanın gidiyoruz" dedim. Valizleri topladık. Menajer de otelin hemen yanında yemek yiyordu. Menajere görünmeden koşarak taksiye bindik. Taksicinin ne İngilizcesi ne de Fransızcası vardı. Bir türlü anlaşamıyoruz. Acelem de var. Telefonda internet de yok. Nasıl bir macera anlatamam… Sonra başka bir otele gittik. Kablosuz internete bağlandım. Tercüme uygulamasından Bulgarcaya çeviri yaptırdım. Edirne sınırına gitmek istediğimi söyledim. Taksici de kabul etti. Bulgaristan'ın ekonomik durumu ortada. Adama para teklif ettim ve hemen kabul etti. Menajer de anlaşmayı imzalamak istemediğimi anladı ve polisi arayıp, "Bunlar kaçıyor, sınırda bekleyin" dedi. Babamı aradım, yardım istedim. Babam menajeri aradı ve "Tamam, ben oğlumla konuştum, ikna ettim. Biraz bekleyin, yoldan geri dönecekler" demiş. Sonra beni aradı, "Oğlum tamam, adamları oyaladım. Çabucak sınırı geç ve hemen beni ara. Yoksa sıkıntı yaşayacaksın" dedi. Neyse, sonra sınıra gittik. Cebimdeki bütün parayı taksiciye verdim. "Sen bu paraları al. Allah senden razı olsun" dedim. Adam şoke oldu. Gözleri açıldı. Çok şükür her şey yolundaydı. Gece 01.00'de İzmir'e uçağım vardı. Edirne Köprüsü'nden taksiye bindik. Bizi Edirne'deki otogara götürecek, oradan da İstanbul'a gideceğiz. İstanbul'da da beni eniştem alacaktı. Köprüye vardık, polis kontrolüne girdik. Allah onlardan razı olsun. Bir de baktım ki pasaportum yok. "Eyvah ben ne yaptım" dedim kendi kendime. Beni bir telaş aldı. Tekrar Edirne'ye geri döndüm. Otogarda yana yana taksiciyi aradık. Bana, "O taksici gümrüktedir, oraya git" dediler. Hemen gittim tabiî. Buldum taksiciyi. Pasaportum koltuğun üstünde, aynı yerde duruyormuş. Hemen pasaportu aldım ama tabiî uçağı kaçırdım. Sabaha karşı başka bir uçağa bindim. Sonra sağlık kontrolünden geçtim. İnanılmaz bir maceraydı. Anlatması hoş, komik bir anı kaldı arkada ama yaşarken inanılmaz heyecanlıydı.  
 
Aslında çok doğru bir karar vermişsin. Elazığspor'daki iki sezonunda sürekli oynayan ve dikkat çeken bir oyuncu haline geldin. Elazığspor dönemini nasıl değerlendiriyorsun?
 
Bir oyuncu oynadıkça kendisini geliştirir. İlk gittiğimde Bülent Hoca beni kadroya alıp oynatmıyordu. Sadece kupa maçlarında oynuyordum. Sonra Yılmaz Vural Hoca geldi. İlk maçıma Orduspor karşısında çıktım. Orduspor kazanırsa Galatasaray'ın önüne geçip lider olacaktı. 2-0 öndeydik. Hoca 69'da Gökhan Emreciksin'in yerine beni oyuna aldı. 71 ve 74'te iki gol yedik, maç 2-2 bitti. Ama gollerin benimle uzaktan yakından alâkası yoktu. Yine de sonuçta ben oyuna girmiş ve iki farklı önde olduğumuz maçı berabere bitirmiş olduk. Yılmaz Hoca beni 3-4 hafta kadroya almadı. Sonra Başakşehir maçında kadroya girdim. 1-0 gerideydik. Yılmaz Hoca, Sinan Kaloğlu ile birlikte 71'de beni oyuna soktu. O gün aldığım her topu kaptırıyorum. Nasıl kötüyüm… Top ya taca gidiyor ya da rakibe… Sedat Bayrak 61'de kırmızı kart gördü ve 10 kişi kaldık. Dakika 90… Sinan abi ortayı açtı, ikinci direkte kafayı vurdum ve maç 1-1 bitti. Soyunma odasına gittim, hoca beni gördü, "Yavrum benim" diyerek kucakladı… Nasıl gülüyorum inanamazsınız… Sonraki hafta Galatasaray'la evimizde oynuyoruz. Maç güzel gidiyor. 50'de Yekta atınca 1-0 mağlup duruma düştük. Hoca 59'da beni oyuna aldı. Yine her aldığım topu kaptırıyorum… Hoca kenardan bana "İdmandaki gibi oynasana" diye bağırıyor. Bunun üzerine neler yapmaya başladım bir görseniz… Ben bile kendime inanamadım. Penaltı kazandırdım. Muslera kırmızı kart gördü. Kaleye Melo geçti hatırlarsanız ve kurtardı… O maç benim çıkış maçım oldu.
 
Fransa ile Türkiye arasında ne gibi farklar var?
 
Motivasyonla, yürekle oynayan bir yapımız var. Bunu herkes bilir. Bizim geri dönüşlerimizin çoğu aslında bunun sayesindedir. Millî ruhumuz bu yüzden üsttedir. Böyle bir ülkeyiz. Fransa'da bu yok. Otomatiğe bağlamışlar. Makine gibiler. Sistematikler. Türkiye'de durum böyle değil. 
 
Elazığspor'daki parlak günlerinin ardından Trabzonspor'a transfer oldun ancak burada 7'si Süper Lig, 4'ü Ziraat Türkiye Kupası olmak üzere yarım sezonda sadece 11 maçta forma giyebildin ve devre arasında Kayseri Erciyesspor'a transfer oldun. Trabzonspor dönemini nasıl anlatırsın?
 
İbrahim Hacıosmanoğlu Başkan beni aradı; "Oğlum, şampiyonluk için kadro kuruyorum. Seni takımda görmek istiyorum" dedi. Ben de, "Başkanım bu sözünüz üzerine bana lâf düşmez. Siz ne derseniz o" dedim… O esnada tatildeydim. Sağlık kontrolünden geçtim ve imzayı attım. Her şey güzeldi. Hami Mandıralı Hoca beni çok istiyordu. Üç gün sonra Hami Hoca ayrıldı, yerine Vahid Halilhodzic geldi. O sırada da Ramazan ayındayız. İlk gün geçti; ikinci gün oldu ve hoca bizi teste soktu. Ben de o gün oruçluyum. Ben Allah'a şükür tutarım orucumu ama test olduğunu bilmiyordum. Bilseydim tutmazdım. Kendimi hazırlardım. Testi ilk bırakan ben oldum. Sabah saat 10.00. Trabzon'un nemini biliyorsunuz. Ölüyorum. Hoca bana, "Sen ipincesin. Nasıl ilk başta sen bırakırsın? İlk başta senin koşman gerekir" dedi. Ben de, "Hocam bahane değil. Bahane için söylemiyorum ama ben oruçluyum. Test olacağını bilmiyordum" cevabını verdim. Bundan sonra hoca benimle ters düştü ve oynatmadı. Yalnızca hazırlık maçlarında arada sırada oynattı. Kötü sonuçlar gelmeye başladı. Bir hazırlık maçı vardı. Herkesi oyuna aldı, bütün kalecileri denedi. Sadece beni almadı. Gittim yanına, "Hocam beni niye almadınız?" diye sordum. Bana, "Öbür oyuncuları seyretmek istiyorum, seni biliyorum" karşılığını verdi. Ben de, "Hocam beni istemiyorsanız söyleyin. Geç olmadan gideyim" dedim. O da bana, "İstiyorsan yönetimle git konuş" dedi. Ben de konuştum. Başkanımız sağ olsun sahip çıktı, beni bırakmadı. Ama hoca da beni oynatmadı, oynatmadı ve takım kötü gitti. 3-0 yenildiğimiz Karabükspor maçında forma verdi. Sonra oynatmaya başladı. 1-2 maç oynadım. Gaziantepspor ile 4-4 berabere kaldığımız maç vardı. O maçtan sonra beni bir daha oynatmadı. Öyle gidince de huzurum kaçtı, moralim bozuldu. Aslında Trabzon'u çok seviyordum. Sorunum yoktu ama bir futbolcu oynamadığı zaman ne kadar para kazanırsa kazansın mutlu olamıyor. Bunu üstüne basarak söyleyebilirim. Ben inatçı birisiyim. Bir şeyi başarmak istiyorsam o yolda ölürüm. Yeni sezonda Şota Arveladze geldi. Çok güzel bir kamp dönemi geçirdim. Gol atıyorum, asist yapıyorum. Hoca kamptaki maçlarda beni oynatıyor. Her şey yolunda gidiyor. İkinci başkana da söylemişler; Hoca benden memnunmuş. Avrupa'da ön eleme maçımız vardı, beni kadroya almadılar. Sıkıntı etmedim ama o maçtan sonra, "Kendine takım bulman lâzım" dediler… Oynamadığım maçtan sonra bunu söylediler. Ben de o noktada gitmemek için inat ettim. "Burada kalacağım, oynamak istiyorum" dedim. 6 ay kadro dışı kaldım. Bunun alacağım parayla alâkası yoktu. Durumumuz Allah'a şükür iyi. Buradan beş kazanacağıma, oynadığım yerde üç kazanırım. Benim mantalitem budur. Orada iyi oynayacağıma inanıyordum ve emindim. Ama olmadı işte…
 
2015-2016 sezonuyla birlikte Ankara günlerin başladı. Gençlerbirliği'ne transfer oldun ve bir anlamda yeniden kendini buldun. 1.5 sezonda istikrarı sağladığını görüyoruz. O dönem nasıl geçti?
 
Adeta yeniden doğdum… Ankara bana çok iyi geldi. İlk çocuğumu orada kucağıma aldım. Eşim orada çok mutluydu. İlk evimi Ankara'da aldım. Her şey yolundaydı. Oraya gittiğim zaman kendimi kuş gibi hissettim. Sanki üzerimde hiçbir yük yoktu. Sağ olsun İbrahim Üzülmez Hocam beni çok tuttu. Kamp da çok iyi geçti. Güzel maçlar oynadım ama 6 ay oynamadan gelmiştim ve maç eksiğim vardı. Tam hazır değildim. İyi oynamak da istiyordum. Zorladığım için arka adalem yırtıldı. Sonra üç hafta oynamadım. Ardından Galatasaray maçında adalem yine yırtıldı. Sakatlık konusunda sıkıntılar yaşadım. Allah rahmet eylesin, sezon başı İlhan Cavcav Başkanımız, "Serdar'ı bu takımda istemiyorum, çünkü çok sakatlanıyor" demişti. Ama İbrahim Üzülmez Hocam, yönetimin neredeyse tamamının beni istememesine rağmen arkamda durdu. Sezona iyi başladım. İkinci haftadaki Osmanlıspor maçında 2-0 gerideyiz. İlk golü attım. Çok iyi gidiyorum. Frikik attım, penaltı oldu. Bogdan Stancu penaltıdan golü attı ve maç 2-2 bitti. Maçtan sonra İbrahim Hocadan duyduğuma göre yönetim, "İyi ki Serdar'ı göndermemişiz" demiş. Sonra hep çok çalıştım. Pilates ve fitness'a gittim. Çok profesyonelce çalıştım. Belki bu zamana kadar ilk kez böyle çalıştım. Allah'a şükür faydasını gördüm. Onların meyvesini yavaş yavaş topluyorum. 
 
Gençlerbirliği'nden sonra Osmanlıspor'a transfer oldun. Osmanlıspor'da 34 maçta 13 gol, 6 asistin var. Önemli katkı sağladın ancak takım bir alt lige düşmekten kurtulamadı. Senin adına iyi, kulübün adına kötü bir sezondu. Geçen sezonu nasıl değerlendiriyorsun?
 
Gençlerbirliği'nde sözleşmemin sonuna gelmiştim ve uzatmadım. Büyük takımların ilgisi vardı ama Ankara'da o kadar mutluydum ki dışarı çıkmak istemedim. Mutluyum, oynuyorum, şehir güzel. Evimde huzurluyum. Çocuğum yeni doğmuş. Düzen değiştirmek istemedim ve Osmanlıspor'a imza attım. Sezon boyunca inanılmaz çaba sarf ettim. Hedefimde büyük takıma veya başka bir yere gitmek yoktu. Evet, hayalim İspanya'ydı. Allah'a bin şükür bunu gerçekleştirebildim ama keşke geçen sezon ligden düşmeseydik de ben Ankara'da kalsaydım. 
 
Senin gösterdiğin iyi performans, A Millî Takım'a seçilen bir oyuncu olmanla birlikte Avrupa'nın da ilgisini çekti ve La Liga takımlarından Huesca'ya transfer oldun. Bu transfer nasıl gerçekleşti?
 
İki yıl önce verdiğim röportajda "Hayalim La Liga'da oynamak" demiştim. La Liga'da kimin sahasına gidersen git halı gibi… Her stat tamamen dolu. Futbolu yaşıyorsun. Keyfine doyamıyorsun. Maç bitsin istemiyorsun. Kazansan da kaybetsen de herkes seni alkışlıyor. Aslında bir kötü yanı var. Kaybettiğinde tepki de görmelisin. Yoksa herkes çok rahat oluyor. Sezon boyunca Huesca benim maçlarımı izlemiş. Düzenli bir şekilde A Millî Takım'a gitmem de çok etkili olmuş. Alaves, Rayo Vallecano gibi birkaç takımla görüştük. Huesca beni en çok isteyen takımdı. Galatasaray'ın eski kalecisi olan teknik direktör Leo Franco beni çok istedi. Çok sıkıntı yaşamadım. Osmanlıspor gitmemi istemedi, bonservis bedelini de az buldu. Ama çok şükür sorun olmadı. Kararımdan pişman değilim.
 
Fransa ve Türkiye'nin ardından La Liga'yı nasıl değerlendirirsin. Ne gibi farklar var?
 
A'dan Z'ye her şey farklı desem yeridir. Abartısız. Buradan Türkiye'yi kötülediğim anlamı da çıkmasın. Türkiye benim ülkem ama farkları da söylemek gerek. En küçüğünden en büyüğüne bütün statlar tıklım tıklım dolu. Oturacak yer yok. Pazartesi akşam saat 22.00'de Athletic Bilbao ile deplasmanda maçımız var. Stada geldik, kimse yok. Isınmaya çıktık, 10 bin kişi var. Kendi kendime, "Tamam, Pazartesi sendromu her ülkede var. Bunlar Pazartesi diye maça gelmemiş" dedim. Soyunma odasına gittik. Maça çıkmak üzere sahaya geri geldiğimizde, 40-50 bin kişilik stadın ağzına kadar dolduğunu gördüm. Gözlerime inanamadım. Takım arkadaşlarım bana, "Burası böyle. Alış artık" dediler. Sahalar halı gibi… Üstende yatsan yeridir. Futbolcu için saha, taraftar çok önemli. Futbolcu olduğunu hissediyorsun. Faul alıyorsun ya da kayıyorsun, herkes ayağa kalkıp çıldırıyor. Gol attığını düşün bir de… İnsanlar kendilerini parçalıyor… En güzel yanı da kamp olmaması. İçeride oynadığımız maçta sabah 11.00'de kalkıyorsun. 12.00'de tesislere geliyorsun ve yemeğini yiyorsun. Sonra dinleniyorsun. Akşam 18.00'de maça çıkıyorsun, sonra da evine geliyorsun. Gündüz 12.00 maçı varsa geceden otelde toplanıyoruz ki o da mantıklı. Sabah 09.00'da trenle Madrid'e gittik. Atletico Madrid'le maç yapıp eve döndük. Ben, kamp olmamasını seviyorum. Evde çocuk var, evimde mutluyum. Bekârken tamam ama evliyken olmuyor.
 
Sezonun daha başı sayılır ancak röportaj yaptığımız gün itibariyle Huesca için işler iyi gitmiyor. Şu anki tabloyu nasıl yorumluyorsun?
 
Sonuncuyuz ama Avrupa potasıyla aramızda 7 puan var. Bir galibiyet alsak 14-15. sıralara çıkıyoruz. Bir maça bakar. Dipteyiz gibi gözüküyor ama çıkabiliriz. Herkes herkesi yenebilir çünkü herkes güzel top oynuyor. Barcelona, Real Madrid ve Atletico Madrid'i saymazsak her takımın kadrosu denk. Athletic Bilbao'da maçı son 15 dakikada 2-0'dan çevirdik ve karşılaşma 2-2 bitti. 3 maçta 4 puan aldık. 8-2 yenildiğimiz Barcelona maçını saymıyorum tabiî… İyi başladık, iyi gideceğine inanıyorum. İyi oynuyoruz çünkü.
 
İlk sekiz haftada ikisi ilk 11 olmak üzere beş La Liga maçında 175 dakika forma giydin. Kendi performansını nasıl buluyorsun?
 
Hoca beni ilk maçta oynattı. İsveç maçımızı izlemiş ve beni çok beğenmiş. Sahaya çıktım ve iyi bir maç çıkardım. Kendimi iyi hissediyordum, hücumda etkiliydim, çalımlar atıyordum. İyi pozisyonlara girdik. 54'te oyundan alındım. Ben de tepki gösterdim. Merak ettim neden oyundan alındığımı… Sonra iki hafta oynamadım… Hiç kazanamadık zaten. Hoca da takımı değiştirmedi. Ben de tepki koydum. Hoca bana, "Alışma süreci" dedi. İyi de üç maç vasat oynarım, bana "alışma süreci" dersin. Ama beni sonra hiç oynatmaması moralimi bozdu açıkçası. 
 
Barcelona maçında oyuna sonradan girdin. 8-2 gibi ağır bir skorla kaybettiğiniz bu maçtan söz eder misin?
 
Uyuyan devi uyandırdık. Barcelona'ya evinde 2. dakikada gol attık. Kendi evimizde olsak bir şey yapabilirdik belki ama onları uyandırmış olduk. Moral olarak çok bozulduk tabiî. Kazansak büyük olaydı, kaybetsek normal… Sonuç normal karşılandı tabiî… Messi, Coutinho gibi yıldızlar inanılmaz. 8-2'lik skordan sonra soyunma odasında ağladım. Messi bana göre dünyanın en iyisi. Onları karşımda görmek çok farklı duygulardı. Çok başka oyuncular. Onlarla oynasan belki sen de o seviyeye çıkabilirsin. Bir gün onlarla birlikte oynamak isterim. 
 
Takımınla 2022 yılına dek sözleşmen var. Kendine nasıl bir kariyer planı yapıyorsun? Hayallerin neler?
 
Benim kariyer planım, ne olursa olsun oynamak. Kariyerim Trabzon'da düşüş yaşadı ama Allah'a şükürler olsun son 3.5 yıldır her şey çok iyi gidiyor. Çıkıştayım, La Liga'dayım. Bu seviyemi biraz daha yukarı çıkarabileceğimi biliyorum. Bence dünyanın en iyi liginde oynuyorum. Keyif alıyorum. Mutluyum. Dilini sevdiğim bir yer… İnsanlar güzel, ailem mutlu… Huesca'nın bir tık üstünü istiyorum. Hemen demiyorum ki Atletico, Sevilla gibi takımlara gideyim… Barcelona ve Real Madrid'i zaten söylemiyorum bile… Benim istediğin Huesca'nın bir tık üstü. Real Betis vs. gibi takımlarda oynayabilirim… 
 
Küme düşen bir takımdan La Liga'nın herhangi bir takımına transfer olmak bile başarı sayılmaz mı?
 
Evet, aslına bakarsanız öyle ama ben öyle bakmıyorum. Ben takımım için oynuyorum. Bencil birisi değilim. Her şeyi ben yapayım diye bir düşüncem yok. Benim için önemli olan kazanmak. Kazanınca herkes mutlu oluyor. Paralar yatıyor; başkan neşeli… Bunlar futbolun gerçekleri. Paralar yattığı zaman herkes sevinir. Çünkü bazen 3-4 ay maaşınızı alamadığınız dönemler olabiliyor. Galip gelince her şey güzel. Ama 3-2 kaybetsen ve iki golü de sen atsan sadece sen mutlusun. Kariyerin için mutlusun ama hocan üzgün. "İki maç daha kaybetsem gider miyim?" diye düşünüyor. Başkanlar mutsuz oluyor. Benim için takımın iyi olması esas.
 
Her gurbetçi oyuncu bir gün yaşadığı ülke ile Türkiye arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Sen böyle bir ayrıma geldin mi? Türkiye kararını nasıl verdin?
 
Fransa U16 Millî Takımı'nda oynadım. Fransa çağırınca normal olarak gittik. Sonrasında Türkiye çağırdı. Seçim yapılmaz. Türkiye ile başka bir ülke arasında bir tercih olamaz… Bizim için durum zaten bellidir. Şimdi Mesut (Özil) abiyi anlıyorum diyebilirim. Niye? Çünkü onun hikâyesi farklı. Türkiye'de oynasaydı belki Almanya ile kazandığı başarıları elde edemeyebilirdi. Ya da edebilirdi, bize yardımcı olabilirdi. Anlatabiliyor muyum? Onun kariyeri için de iyi oldu. Werder Bremen'den Real Madrid'e gitti. Dünya çapında bir yıldız oldu. Kendisini anlayabilirim. Fransa'ya bak… Kadrosu hep devşirme oyunculardan kurulu… Herkes Türkiye'yi seçseydi çok farklı olurdu tabiî. Emre Can, Mesut Özil, İlkay Gündoğan ve diğerleri… 
 
Fransa U16 Takımı'nın da formasını giydin. Bugün Türkiye için oynuyorsun. İki takım arasında ne fark var? 
 
Buradaki hocalarımız çok daha sıcakkanlı. Orada öyle değil. Memur zihniyeti var. Burada hocalar geliyor, bizimle şakalaşıyor. Oturup bizimle çay içiyorlar. Halimizi hatırımızı soruyorlar. Sıcak bir ortam var. Orada öyle bir şey yok. Elini sıkıyorsun, sonra geçmiş olsun. Bir daha hocayı görmüyorsun bile.
 
U18'den itibaren 6'sı A millî olmak üzere 20 maçta forma giydin. Millî Takımlar sürecini nasıl anlatırsın?
 
Ben ilk defa bu sezon İsveç maçıyla birlikte bir resmi karşılaşmada A millî formayı giydim. A Millî Takım'da oynamak zaten her çocuğun hayalidir. Herkes seve seve gelir. Buraya seçilmek çok özeldir. Hocalar seni özel olarak seçiyor. Demek ki, sen Türkiye için özel bir parçasın. Bu ülkenin parçasısın. Buraya geldiğim zaman inanılmaz mutlu oluyorum. Kamp bir hafta sürüyor ama yemin ediyorum keşke bir ay olsa diyorum. Mesela ben İrfan Can'la çok iyi anlaşıyorum. Tüm arkadaşlarımla anlaşıyorum ama İrfan'la Gençlerbirliği'nde birlikteydik. Özlemişim onu. Türkiye Millî Takımı benim için paha biçilmez bir değer. Annem, "İlk A millî olduğun zaman kurban keseceğim" demişti. Hemen kurban kesti. Bunlar çok güzel şeyler.
 
Her oyuncunun bir idolü vardır. Sen kendine kimleri; neden örnek alıyorsun?
 
Benim idolüm var ancak futbolu bıraktı. Thierry Henry'di… Ayak içi vuruşları müthişti. Onun gibi yapmaya çalışıyorum da olmuyor (gülüyor). Şimdi Messi, Ronaldo çok farklı tabiî. Ama en zevk aldığım oyuncu Mesut Özil… Onu oynarken izlemek inanılmaz zevkli. Baktığın zaman inanılmaz çalımları yok ama pasları saniyesi saniyesine; metresi metresine… Bunları büyük bir kolaylıkla atıyor. Onu izlerken futbol güzelleşiyor. 
 
Senin gibi Cenk, Enes, Çağlar ve Cengiz de Avrupa'ya gitti. Sence bir Türk oyuncusu, Avrupa arenasında yer almak için neler yapmalı?
 
Evet, Türk oyuncusu çok yetenekli ama nerede yetiştiğine de bağlı… Avrupa'da yetişenler daha disiplinli oluyor. Türkiye'de disiplin yok gibi anlaşılmasın ama Avrupa'ya oranla daha az… Gerektiği kadar diyelim… Burada benim görüşüm, futbolculara çocuk gibi davranmak yerine profesyonel olmayı anlatıyorlar. Mesela kampı niye koyuyorlar? İstanbul'da oynuyoruz mesela… Evim burada. Neden tesiste kalayım ki? Evim var, çocuğum var… 
 
Ama bu durum çok suiistimal edilmiş yıllardan beri… Kamplar biraz da bu yüzden var sanırım…
 
Tamam, ama neden? Sebebi ne? Oyuncu çıkıyor, alkol alıyor. Ben hoca olsam serbest bırakırım. Zaten oyuncu kendisine yapıyor. Sen mesela as oyuncusun. Maçtan önce dışarı çıkıyorsun. Maçta üç gol at, iki asist yap. Ya da kaleci olarak maçı al; ne kadar istersen dışarı çık. Ben hoca olsam kamp yapmam. Şahsi görüşüm bu. Fransa'da mesela çift idman olur. Sabah gelirsin, yemek yersin, idman yaparsın, sonra evine gidersin. Akşam gelirsin, idman yaparsın, yine evine gidersin.
 
İspanya'da nasıl bir hayatın var? Eşin İspanya'ya alışabildi mi? Boş zamanlarını nasıl geçiriyorsun?
 
Eşim Fransız ama henüz İspanya'ya alışamadı. Onun da hiç İspanyolcası yok. Ankara'da gittiği yerleri biliyor, işlerini rahatça hallediyordu. Türkçesi çok iyiydi. Ama İspanya'da pazar günü tüm dükkânlar kapalı… Market bile yok, düşünün… Geçenlerde bana, "Keşke Türkiye'de olsaydık. Her yer açık" dedi. Türkiye'de aç kalmazsın. Ama İspanya'da Cumartesi alışveriş yapmazsan Pazar günü aç kalırsın. İspanya'da insanlar çok rahat. İlk gittiğimde otelde kalıyordum. "Gidip bir tıraş olayım" dedim. Her taraf kapalı. Birkaç cafe açık o kadar. İnsanlar 13.00-16.00 arası uyuyor… Siesta yapıyorlar. İnanılmaz rahatlar. Bu kadarı da gevşeklik… Bankalar sadece 09.00-14.00 arası açık… Düşünsenize, çalışıyorsunuz ve bankaya gideceksiniz. Gidemezsiniz. Restoranda sipariş verdiğiniz yemeklerin gelmesi bile saatler sürüyor. Biz Enes'le maçtan sonra yemeğe gittik. Saat 21.00'di. Bir çıktık, saat 23.30 olmuş. Dile kolay, 2.5 saat… Türkler olarak tez canlıyız. Yemek çabuk gelsin, yiyip gidelim istiyoruz. Orada böyle bir şey yok.
 
Futbol harici zevklerin, hobilerin nedir?
 
Tenisi çok severim. Hem oynarım hem izlerim. İspanya'da büyük bir bahçem var. Ayak tenisi kurdurdum. Arkadaşlarımla ayak tenisi oynuyorum. Çocuğumla havuza giriyorum. Aile ortamını çok seviyorum. Ailemle vakit geçiriyorum.
 
Arkadaşların Türk mü?
 
Bir Türk var, gerisi yabancı. Niye? Çünkü Türkler bizim orada başarmanızı istemiyor. Sen ne kadar yükselirsen başarılı olmanı istemeyen kişi sayısı o kadar artıyor. Mesela bir maç oynama, hemen mesaj atarlar "Neden oynamadın?" diye… Ama benim yanıma gelenlerin hepsi çocukluk arkadaşım. Hiç yalnız kalmam. Kardeşim de hep yanımdadır. Ev hiç boş kalmaz. Yalnız kalmayı hiç sevmem. Kardeşim Elazığspor'daydı ama olmadı. Küçüğüm de kariyerine devam ediyor. Babam çalışmayı bırakmasını ve sadece futbola odaklanmasını istiyor ama ben tam tersini istiyorum. Hem çalışsın hem futbol oynasın. Düşünsenize futbola yöneldi ama olmadı. Üç sene sonra elindeki meslek giderse ne yapacak? Zor iş…

Etiketler:
Tüm Fikstür